Herhalde 4 yıldır Ateş'in bloguna yazmaya bu kadar uzun ara vermemiştim. Bir türlü yazamadım, ama bu arada hayatımızda sürekli birşeyler oluyor, ve ben yazmadığım herşeyi unutuyorum. Genel olarak -Ateş'in yaramazlıkları dışında- gayet keyifli zaman geçiriyoruz. Evde olduğumuz bütün zamanlar Ateş'e sarılmanın, her tarafını sıkıştırıp öpmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Bir sene sonra, yani ilkokula başlayınca (bunu yazmak bile çok tuhaf geliyor, gerçekten zaman çooook hızlı geçiyor, biz ne zaman ilkokul yaşına geldik????) evden çok erken çıkması gerekecek. O koşturmalı günler başlayacak. Şimdi uyanınca yanıma geliyor, bazen tek başıma, bazen babasıyla birlikte Ateş'i öpüp seviyorum. Çünkü sabah mahmurluğuyla kendini çok güzel sevdiriyor. Bazen yastık savaşı yapıyoruz. Sonra birlikte kahvaltı yapıyoruz. Onu okuluna bırakıyorum. İş çıkışı onu almaya gittiğimde ise deli gibi özlemiş oluyorum. Bazen okuldan çıkınca bir huysuzluk başlıyor, bazen kendi kendine, bazen fırçayla bu dönemi atlatıyoruz. Sonra evde yemek ve oyun zamanı başlıyor. Arkasından banyo, kitap okuma ve uyku.
Bu zamanlarımız çok çok kıymetli benim için. Akşamları televizyon seyrederken mutlaka yanyana oturuyoruz, ona sarılıyorum, dizlerimize bir battaniye örtüyoruz ve birlikte seyrediyoruz. İlerde büyüyüp benden uzakta olacağı zamanlar, bu günleri nasıl özleyeceğimi düşünüyorum.
Şu anda arkamdaki masada org çalıyor. Bu sıralarda -gezegen hastalığının yanısıra- müziğe ve notalara da kafayı taktı. Bazı şarkıların notalarını ezbere biliyor (okulda öğrenmiş) ve orgda çok güzel çalıyor. Cengiz bu yönünün tümüyle bana benzediğini, Ateş'in bastığı notaları kendisinin kesinlikle ezbere çalamayacağını ve Ateş'in çıkardığı sesleri çıkaramayacağını söylüyor.
Bir de bu sıralarda legolara kafayı taktı. Kendi kendine değişik oyuncaklar yapıp oynuyor lego parçalarıyla. Ara ara birlikte oynamayı çok sevdiğimiz bazı oyunları çıkarıp tekrar oynuyoruz. Araya zaman girince özlemiş oluyoruz.
Bir kez, 2 kat altımızda oturan Denizler'e gitti kendi başına. Ama genelde kendi başına gitmek istemiyor. Zorlamıyorum, ama ara ara tek başına gitmesini destekliyorum.
Neyse, şimdilik durumlar böyle. Bir daha bu kadar uzun ara vermek yok.
Salı, Mart 23, 2010
Cumartesi, Şubat 27, 2010
Hastalık Şüphesi
Baştan söyleyim, hiçbirşeyi yokmuş Ateş'in çok şükür. Çok kötü bir hafta geçirdik ama olsun, önemli olan sonuç ve sonuç gayet normalmiş. Yaklaşık 1 haftadır Ateş'te belirgin bir çok su içme, dolayısıyla çok çiş yapma olayı baş gösterdi. Benim bu konudaki mızıldanmalarıma Cengiz "ne olacak, çok terlemiştir, tuzlu yemiştir" gibi cevaplar verdi. Ama çarşamba sabahı okula bırakırken öğretmeni de aynı şeyi söyleyince ben iyice telaşlandım. Cengiz'i aradım. O da hastanedeki çocuk doktoru arkadaşlara danıştı, "büyük ihtimalle birşey yoktur" dediler. Neyse, Cengiz de telaşlanmış olacak ki, bir idrar sticki alıp okula gitmiş. Çocuklarla eğlence şeklinde Ateş'in idrarında glikoz aramış ve neyse ki bulamamış. Öğlen beni aradı, "ben baktım birşey yok" dedi ve benim de içim rahatladı. Ancak öğleden sonra öğretmeni arayarak Ateş'in aşırı su içtiğini, midesinde yer kalmayıp su kustuğunu ve tuvalete yetişemeyip altına kaçırdığını söyleyince nefes alamaz hale geldim. Doktor arkadaşlar da bu durum üzerine hemen getirmemizi istediler. Ateş'i aldım ve hastaneye gittik. Pediatrik nefrolog arkadaşımız muayene etti, kan ve idrar tetkiki istedi. Sonradan söylediğine göre muayene ettiği zaman büyük olasılıkla diabet olduğunu düşünmüş. İdrar vermek kolay (zaten aşırı su içtiği için çişi gerçekten su rengindeydi), bir de kan tetkiki var. Biz yenidoğan dönemindeki kan vermeler dışında şimdiye kadar hiç kan aldırmadık Ateş'ten. Hep "çok gerekli değil" diye kaçtık. Ama tabi o gün kan tetkiki çok büyük önem taşıyordu ve yaptırmamız kaçınılmazdı. Her aşamayı anlattık Ateş'e. Kanı alınırken bir iğnenin koluna gireceğini, canının yanacağını, ama çok gerekli olduğunu ve çok kısa süreceğini söyledik. İki kolu da delindiği halde biraz mızıldanma dışında hiç ağlamadı Ateş. Ama ben çok ağladım. O an Ateş'in hasta olduğu, bizim artık sürekli hastaneye geleceğimiz, çocuğumun yeni beslenme şekli, hastalığın ona vereceği zararlar, tümüyle mutlu ve normal günlerimizin geride kaldığı gibi korkunç şeyler düşünerek ağladım. Bir yandan da kendime bu gerçekle yaşamak zorunda olduğumu, çocuğumun moralini yüksek tutmam gerektiğini, onunla aynı beslenme kurallarını bizim de uygulayacağımızı, insülin iğnelerini vs düşünüp durdum.
Neyse ki, yarım saat sonra idrar ve kan tetkiklerimizin sonucu çıktı. Tokluk kan şekeri 107, idrarda glikoz ve protein negatif. Ama herşey bitmedi. Bu sefer nefrolog arkadaşımız poliürinin sebebini bulmak için bizden renal ultrasonografi ve 24 saatlik su alış ve idrar çıkış takibi istedi. Pediatrik nefrolog arkadaşımız, hasta çocuklardan tanı amaçlı böbrek biyopsileri alıyor ve patolojinin yanısıra benim çalıştığım bölüme de elektron mikroskobik inceleme için gönderiyor. Ben çocuk hasta olunca, hastanın kendini görmeden dokularına bakarak bile çok üzülüyorum. Şimdi ya kendi çocuğum için böyle birşey gerekirse, kendi çocuğumun böbrek dokusuna nasıl bakarım diye de ayrıca kafayı yedim.
Neyse akşam eve geldik. Bu sefer de Ateş'te ishal ve iştahsızlık başladı. Diabet çıkmadığı için rahatlasak da yine de ertesi günkü tetkikler de strese soktu bizi. O gece Ateş'le birlikte uyudum sabaha kadar. Çünkü kalkarsam ne yapacağımı, ne düşüneceğimi şaşırdım. Su ve idrar takibine devam ettik. Perşembe günü öğlen ultrasona gittik. Karın bölgesinde herşey normal çıktı. Su alış ve idrar çıkışı da bir anda normale döndü. Bunun üzerine nefrolog arkadaşımız, bir problem olmadığını, muhtemelen günlük bir sebeple çok su içtiğini söyledi. Şu anda ishal devam ediyor, ara ara da kusuyor, herhalde bu sefer de gastroenterit oldu. Neyse, geçer. Önemli olan kalıcı birşey olmaması.
İşte böyle. Buraya yazarken bile sıkıntıya girdim, gözlerim doldu. O günleri yaşarken nasıl hissettiğimi anlatamam bile. Zaten "normal" günlerimizin kıymetini biliyorum. Ama yeniden o günlere dönmek harika. Ateş'in annesi olmak hayatımdaki en harika şey. Onun sağlıklı ve mutlu olması herşeyden çok önemli. Şu anda da yanıma geldi, 7 sayısını nasıl yazmamız gerektiğini anlatıyor cıvıl cıvıl. Hep böyle olmasını istiyorum.
Cumartesi, Şubat 13, 2010
Gezegen Hastası
Ateş son günlerde gezegenlere, güneş sistemine, uzaya fena halde kafayı taktı. Bu konulardaki herşeyi öğrenmek istiyor. "Ben önceden araba ve balık hastasıydım ya, şimdi gezegen hastasıyım" diyor. Resim defterine sürekli güneş sistemini çiziyor, oyun hamurlarından gezegenleri yapıyor, gezegenli yapbozlar yapıyor, uyumadan önce uzay, güneş, ay konulu kitaplar okuyoruz. Hatta 1000 parçalı, güneş sistemini gösteren bir puzzle aldırdı bize, biran önce yapmamı bekliyor. Fotoğraftaki resimlerden soldakini babası, sağdakini kendisi yaptı. Her resimde de hepsinin adını teker teker sayıyor (iç gezegenler, dış gezegenler).
Pazar, Şubat 07, 2010
Tatil
9 günlük tatilimiz çoook güzel geçti. Maalesef bu akşam itibariyle de bitti. Üçümüz de bitmesini hiç istemiyorduk, ama ne yapalım. Çalışalım ki, tatili hakedelim. Tatilimizi gün gün yazacağım, okuyunca hatırlayabilelim diye.
İlk 2 günü (cumartesi-pazar) evde geçirdik. Pazartesi sabahı İstanbul'a uçtuk. Kalkış, iniş çok hoşuna gitti Ateş'in. En son yaklaşık 2 sene önce binmişti uçağa. Önce kalacağımız yere gittik. Eşyalarımızı yerleştirdik. Taksim'e gidip pizza yedik. Sonra metroyla Cengiz'in kardeşinin evine gittik. Bizimkiler çok mutluydular. Hem Lal'le oynayacakları için, hem de kardeşi Alp'i ilk kez görecekleri için. Çok da güzel oynadılar. İlk günümüzü onlarda tamamladık, gece (ordaki) evimize döndük.
Ertesi gün evde biraz oyalandıktan sonra balık yemek için Çiçek Pasajı'na gittik. Bizimki bayıla bayıla midye dolma yedi. Sonra Turkuazoo'ya gittik. Uzun süredir gitmek istiyorduk. Tam Ateş'e göre bir yerdi. Kocaman akvaryumlarda kocaman balıklar vardı, Ateş çoğunu direk tanıdı. Kocaman köpekbalıklarına hayran kaldı. Daha fazla vakit geçirmek isterdik, ama ilk tur bitince çıktık.



Biraz Starbucks keyfinden sonra yine Ateş'in kuzenlerinin evine gittik.
O akşam eve biraz daha erken döndük, banyo ve tombi yatak yaptı çocuklar. Amaaaa o akşam kar yağmaya başladı. Cengiz yanımda çalışırken, ben de dışarda yağan karı izleyerek (senelerdir karı yağarken görmemiştim) ayaklarım kaloriferde ısınırken müzik dinledim 2-3 saat boyunca. Süperdi. Kar tutmaz da ertesi sabah çocuklar göremezse diye videoya kaydettim, ama gerek kalmadı. Sabah kalktığımızda kar epeyce tutmuştu. Uyanan çocuklar sevinç içinde babalarıyla kar oynamaya gittiler.

Sonra yine hazırlanıp çıktık, bu sefer ilk olarak Santralistanbul'a gittik. İstanbul moda haftasının da açılışı vardı aynı zamanda, ama bizim ilgi alanımız orası değildi. Santralistanbul'u gezdik uzun uzun ve çoook beğendik.



Hemen çıkışta öğle yemeğimizi yiyip Koç Müzesi'ne gittik bu sefer. Oraya tek kelimeyle bayıldık. İnanılmaz güzeldi. Uzuuuun uzun inceleyip yazılarını okuyarak sindire sindire gezmek isterdim, ama ancak 17'ye kadar ve çocuklarla gezebildik. Yine de harikaydı. Boooooool fotoğrafımız var.





Ordan çıkınca da önceden bilet aldığımız Disney şovuna gittik. Ateş gözünü ayırmadan izledi. Lal ve Kaan sıkılabilir diye düşünüyordum, neyse ki korktuğum olmadı, ikisi de bayılarak izlediler. Tek kötü olay, dijital kameramın Koç Müzesi'nde bozulmuş olmasıydı, makina sürekli titrediği için net fotoğraf çekmem mümkün olmadı. Şovda üç masalı canlandırmışlardı: Pamuk prenses ve 7 cüceler, Sinderella, Güzel ve Çirkin. Biz bile görsel şovu hayran kalarak seyrettik.

Perşembe gününe geldiğimizde kaldığımız yeri de terketmemiz gerektiği için bavullarla birlikte yola çıktık. Saat 11'de Dolphinarium'a gittik. Beyaz balina, mors ve yunusların gösterileri vardı. Ateş gerçekten bayıldı, mutluluktan kendinden geçti. "Anne iyi ki gelmişiz" dedi gösteri boyunca. Ön sırada oturduğumuz için yunuslara şarkı söyletmesi amacıyla antrenör tarafından seçildi ve kollarını oynatarak yunuslara şarkı söyletti. Abisiyle birlikte yunuslarla ve morsla fotoğraf çektirdiler.


Sonrasında rötarlı bir yolculukla evimize döndük. Ateş İstanbul'da çok iyi vakit geçirdiğini, ama evimizi de çok özlediğini söyledi. Son 3 gündür evdeyiz. Bugünkü Garfield sinema seansı dışında nerdeyse evden hiç çıkmadık. Dediğim gibi, çooooooook güzel bir tatil geçirdik, hem gezi hem de evde geçirdiğimiz zamanlar çok iyiydi. Bakalım bir sonraki yolculuğumuz nereye ve ne zaman olacak?
Cuma, Ocak 22, 2010
Traş ve Ödev
Geçen pazartesi akşamı Cengiz Ateş'in saçlarını kesti. Alnı açıldı. İlk başta gözüme çok kısa ve garip görünmesine rağmen, birkaç gün geçince gözüm alıştı. Sanki alnının açılması iyi bile oldu. Öğretmenleri de çok beğendi. Yüzünün tatlılığı ortaya çıkmış, dediler. Aslında bu konuyu fotoğraflamak gerekirdi, ama farkettim ki hiç fotoğrafını çekmedim saçı kesildiğinden beri.
Okulu hakkında yazmak istiyorum aslında. Her ay okul bize sınıflarının aylık programını veriyor. Bazı günler evde birlikte yapmamız gereken şeyler, yani ödevler oluyor. Ödevler konusunda hem Ateş hem de biz çok hassasız. Bazı sorumlulukların ilk günden itibaren kavranılması gerektiğini düşünüyoruz. Zaten öğretmeni mutlaka programı takip etmemizi istiyor. Ateş de mutlaka ama mutlaka programa uyum gösteriyor. Ödevi yapmamış olmak bizim için düşünülemez. Ama sabah ödevi öğretmenine gösterirken, diğer çocuklardan bazılarının (aileleriyle birlikte) ödevleri hiç hatırlamadığını görüp şaşırıyoruz. Ödev dediğimiz de bazen bazı konular hakkında sohbet etmek, bazen de konuyla ilgili olarak gazete ya da dergiden fotoğraflar kesip okula götürmek şeklinde oluyor. Ateş'in ödeviyle ilgili bu yoğun sorumluluk duygusundan çok memnunum. Öğretmeni de sürekli ödüllendiriyor onu. Umarım ilerde de devam eder.
Perşembe, Ocak 21, 2010
Yaramaz
Alttaki yazının üstüne, bir akşam Deniz ve Arda, aileleriyle bize geldiler. Herkes iyi anlaştı, çocuklar çok iyi oynadılar. Ancak Ateş bazen çok şımarıyor, yaramazlık yapıyor. Deniz'in burnuna fener attı ve onu ağlattı. Hatta kızın burnu kanadı. O kadar çok üzüldüm ki anlatamam. Hem ilk kez tanış, evine çağır Ateş Bey oynasın diye. Hem de beyefendi kızın burnunu kanatsın. O kadar kızdım ki, iyi fırça yedi. Sadece öylesine yanlışlıkla atılmış bişey değildi, direk yaramazlık yaptı. Onlar gittikten sonra fırça yedi yedi, ağladı ağladı, ama sonuna kadar haketmişti. Neyse, 2 dakika sonra çocuklar unutup oynamaya devam ettiler, ben de belli etmemeye çalıştım, ama çok üzüldüm ve moralim bozuldu. Ailesi çok olgunmuş, başka bir çocuk Ateş'in burnuna birşey atıp kanatsa ben napardım hiç bilmiyorum.
Dün akşam da yine Deniz bize geldi, Ateş'le oynamaya. Aslında gayet iyi oynuyorlar, ama ben diken üstünde oturdum yine bizimki kıza bir zarar verir mi, diye. Bu sefer yanında annesi de yoktu çünkü. Ateş arkadaşlarıyla birlikteyken tüm kontrolünü kaybediyor, bizimle oynadığı gibi sert oyunlar oynuyor. Sürekli uyarılarla onu sakinleştirmeye çalışıyorum. Bu sefer arkadaşlarıyla benim yanımda oynamaktan ona da daral gelecek biliyorum, ama kimseye birşey yapmasını da istemiyorum.
Aslında kendisiyle yaşıt iki çocukla komşu olmamız Ateş için çok iyi birşey. Ben artık Ateş'in oyunlarını oynayamıyorum. 1-2 aylıkken onunla başlayan oyun maceramız bu zamanlara kadar sürdü. Onunla sürekli birebir yerlerde oyunlar oynadım. Hatta Cengiz'le ya da arkadaşlarla kendi aramızda konuşuyorduk, biz kendi anne-babalarımızın oturup bizimle oyun oynadığını hiç hatırlamıyoruz, diye. Belki de biz hatırlamıyoruz, çünkü Ateş de onunla senelerdir her türlü oyunu oynadığımı hiç hatırlamayacak büyüyünce. Belki o da "annemle babam benimle hiç oynamazlardı" diyecek. Ama bu doğru değil Ateş. Sadece artık seninle oynayabileceğim oyun sayısı çok azaldı, çünkü senin oyunların çok değişti. İki kişilik oyunları (Monopoly, bil bakalım kim, kayan merdivenler oyunu vb) hala çok eğlenerek oynuyoruz. Uyumadan önce her gece zevkle birlikte kitap okuyoruz. Ama askercilik, korsancılık, kukla, balık gibi oyunların için arkadaşlarınla iyi anlaşsan çok iyi olacak.
Salı, Ocak 12, 2010
Komşular
- Artık Ateş'te ciddi bir arkadaş ihtiyacı var. Bütün gün okulda arkadaşlarıyla oynadığı halde yetmiyor. Bu yaşına kadar sürekli ve birebir oyun oynayan ben bile artık ona yetmiyorum. Hem de onun istediği gibi oynayamıyorum. Bütün oyuncakları konuşturuyor, artık ben oyuncak konuşturmaktan daraldım. Bunun üzerine yakın çevremizdeki çocuklara baktık. Bizimle aynı apartmanda, 2 kat altımızda tam da Ateş'in yaşıtı iki çocuk var. Arda ve Deniz. Pazar günü Ateş'le birlikte gittik, çarşamba akşamı için bize davet ettik. Biz tam onları davet ederken, Deniz de oyuncaklarını göstermek üzere Ateş'i eve çağırdı. Ateş de "tamam" diyerek hemen girdi. Tabi ki annesinin de onayıyla yaklaşık 1 saat onlarda kaldı. 1 saat sonunda almaya gittim, çok eğlenmişti. Şimdi çarşamba olsun da bize gelsinler diye bekliyor. Böylece Ateş'in hayatında komşu çocuklarla oynamak gibi yeni bir kavram oluştu.
- Bugün okulda iç organlarımızı tartışacaklardı. Bunun için dün akşam evde sohbet ettik konuyla ilgili olarak. Biraz ayrıntı da vermiş olabiliriz. Ama Ateş sürekli programı takip ettiğimiz için öğretmeninden "aferin" ve sticker alıyor. Öğretmenden alınan sticker çoooook kıymetli.
